Şubat 2016
Öğleden sonraları çalan ikinci tenefüs zili, diğerlerine göre daha uzun bir molanın habercisiydi. Sadece beş dakika yerine on dakikalık bir uzunluk olsa da bu, kütüphaneden bir ay önce ödünç aldığım ve iki gündür ısrarla teslim etmeyi unuttuğum kitapları yuvalarına döndürmek için yeterli bir süreydi.
Birçok özel okulunki gibi bizim de kütüphanemiz çoğunlukla İngilizce kitaplardan oluşuyordu. Benimse en çok ziyaret ettiğim bölümün üzerindeki etikette - İspanyolca değil, Español değil - Spanish yazıyordu. Aksini düşünmeyin, dile yatkın değildim. Sekiz yıl önce öğrenmeye başladığım İngilizceyi bile orta seviyede konuşuyordum. Liseye başlayınca ikinci bir yabancı dil seçmemiz şart koşulmuştu. Eğitim, okulumuzun adıyla özdeşleşiyordu ve yabancı dil eğitimi de bu tanımın bir parçasıydı. Geleceğin parlak gençleri olarak birden fazla yabancı dil konuşmamız zaruriydi. İngilizce öğrenirken zorlanmam yetmiyormuş gibi, yıllar boyunca bir de sınıf arkadaşlarımın dil öğrenmedeki başarısızlığımı alay konusu etmeleriyle mücadele etmiştim. Tüm sayısal derslerde sınıfın yıldızıydım ve belli ki beni zorlanırken görmek onlara kendilerini iyi hissettiriyordu. Kalabalık sınıflarda ikinci bir dil öğrenmeye çalışıp, aynı mücadeleyi başa sarmaya hiç niyetim yoktu. Almanca, Fransızca ve Çince'yi hiç düşünmeden eleyerek, İspanyolca'yı seçmek istediğimi bildirmiştim müdür yardımcısına. Zekiydim, en az tercih edilecek dilin ne olduğunu önceden kestirebilmiştim.
İspanyolca derslerimize giren, okulun bu dili konuşan tek yetişkini Esra Hoca ile aramızda on yaş ya vardı ya yoktu. Yeni başlamıştı öğretmenliğe. Belki de bu yüzden en az tercih edilen dilin kendi öğrettiği dil olmasına üzülmez, aksine, acemiliğini mümkün olduğunca az öğrencinin bulunduğu bir sınıfta atlatacağına sevindiğini hissettirirdi. Üç öğrencili İspanyolca sınıfımızın tenhalığı, hepimizin ilgi alanlarına ve öğrenme hızına göre özel bir eğitim almamızı, Esra Hoca ile sınıfta ve sınıf dışında bir abla-kardeş ilişkisi yaşamaya başlamamızı sağlamıştı. Aradan iki yıl geçmeden, İspanyolca'yı İngilizce ile aynı seviyede konuşur ve anlar olmuştum neredeyse. Ayda bir Spanish rafına yeni eklenen kitapların -ki hiçbir zaman sayıları dördü geçmezdi- hepsini anında ödünç alır, bazen bir çırpıda bazen elimde sözlükle okumaya başlardım.
Tam kütüphaneye giden merdivenleri çıkarken, aynı katta olan öğretmenler çalışma odasından çıkan Esra Hoca'yı gördüm. Yüzü bembeyazdı; ağlamaklıydı. Günün son saatinde İspanyolca dersimiz olmasına rağmen paltosunu giymiş, çantasını almış, aşağıya doğru iniyordu. "Nasılsınız hocam?" diye sordum. Üzgündü, yüzüme baktı, geciktirdi cevabını. "Pek iyi değilim" dedi, "istifa ettim."
Esra Hoca, izin istemiş ve basamakları inmeye devam etmişti. Başka hiçbir şey söylemeden, hiçbir açıklama yapmadan. Veda etmeden... Ne olacaktı şimdi? Bir daha görüşebilecek miydik? İspanyolca öğrenmeye devam edebilecek miydim? Bir süredir, derslerde müfredatın dışına çıktığı ve gereğinden fazla disiplinli olan okulumuzda daha serbest bir sınıf yarattığı için okul müdüründen uyarı aldığını biliyordum. Fakat bu uyarının bu kadar ciddiye alınması gerektiğini, olayların okuldan ayrılmaya zorlanacağı kadar ileri gideceğini tahmin etmemiştim. Zorlanmamış, yılın ortasında bu kararı kendi isteğiyle vermiş olması ihtimalini ise düşünmek bile istemiyordum.
Ders zili çaldı. Yaşadığım şok ve üzüntü geri kalan basamakları çıkmama, kitapları teslim etmeme engel olmuştu. Bir gün fazladan cezayı kabullenerek sınıfa döndüm. Biyoloji hocamız konuşurken derse odaklanmakta zorlanıyordum. Okuldaki en sevdiğim insanın bu kadar kolay çekip gidebileceğine inanamıyordum. Kırk dakika boyunca kafamda okul müdürünün odasında yapacağım konuşmanın detaylarını düşündüm. Kafamın içinde önce ona öfkemi kustum, cesurca Esra Hoca'yı savundum, sonra önünde ağlayarak yalvardım, en sonunda işi o-giderse-ben-de-giderim boyutuna taşıdım. Yeşil renkli karatahtada DNA'lar sentezlenirken ben her türlü senaryoyu yazdım, oynadım.
Ben o gün, o derste, henüz pratiğe dökmemiş olsam da, haksızlıklara karşı mücadele etmeyi, sevdiğim insanların arkasını kollamayı, otoriteye karşı gelmeyi öğrendim.
Son tenefüs zili çalıp da eşyalarımı toplayacak, okul müdürünün odasına doğru yola koyulacakken biyoloji hocamız bana seslendi. Yanına gittim. "Yalnız Esra Hoca biraz rahatsızlanmış, çıkmak zorunda kaldı." dedi, "Bugünlük son dersi kütüphanede geçirip ödevlerine başlayabilirsin. Diğer iki arkadaşına da söylersin." Hemen orada ağlamaya başladım. Hiçbir şeyden haberi olmadığını, Esra Hoca'ya çok büyük bir haksızlık yapıldığını söyledim; tenefüsteki tatsız ve hissiz vedalaşmamızı anlattım. O ise gülüyordu. Sinir bozucu bir şekilde karşımda gülüyordu.
Ben o gün, o derste, "istifra" kelimesini öğrendim.